“Tamamen rastlantısal olarak çekilmiş ve
birbiri ardına rastlantısal olarak dizilmiş kartlara ciddi bir anlam
yükleyebilir miyiz? Hele bir de aynı soru için arka arkaya beş kere
kart çektiğimizde... Bu, çok anlamsız görülebilir, ancak eğer rastlantı
konusundaki anlayışımızı gözden geçirirsek, sadece Tarot’la değil, diğer
tüm klasik kehanetlerle de ilgili pek çok sorunun kaynağına inebiliriz.
Yanıtın ardında antik çağlardan kalan, rastlantılara anlam yükleyen bir
anlayış yatmaktadır. Bugünlerde “Hiçbir şey rastlantı değildir” şeklindeki
vurgulama, aslında tam kelime anlamıyla alındığında pek doğru değildir.
Söylenmek istenen anlamsız bir rastlantı olmadığıdır. Büyük olasılıkla her
yaşanan anlamlıdır.
Analitik psikolojide C.G.Jung kişinin
“tamlığı”nı bilinç ve bilinçdışını kapsayan bütünlük olarak tarif eder.
“Öz”ümüz de bizi bu tamlığa doğru iten güçtür. Bizim egomuz bilincimizin
merkezi ve öz’ün sadece bir parçası olarak elbette büyük bütünlüğe ilişkin
resmi algılamakta yetersiz kalır ve bu nedenle, onun doğası üzerine
konuşmakta acizdir. Ancak rüyalar, ilhamlar gibi onun aracılarına dikkat
edebilir ve karşılaşmalar, yaşantılar ve hayatımızın bize sunduğu pek çok
rastlantısal fenomen aracılığıyla da onu gözlemleyebiliriz. Tabii,
gözleyen de, ince kuantum fiziğinde de olduğu gibi deneye dahildir. Birisi
için rüyaları sadece köpük gibiyse ona pek anlamlı bir şey
iletemeyeceklerdir. Ama bilinçdışının ilhamlarını ve rastlantısal olayları
dikkate alarak inceliyorsa, ona bu dikkate değer deneyimler kelimenin tam
anlamıyla anlamlı geleceklerdir.
Bilinçdışında biz insanları yönlendiren
güçlerin bulunduğunu söyleyen Jung’cu psikolojiyi temel alırsak, Tarot
bilinç ile bilinçdışı arasındaki diyalog olarak anlaşılabilir. Bizi
büyüten, olgunlaştıran ve onlardan bir şeyler öğrendiğimiz, bilinçdışından
kaynaklanan etki ile yaptığımız işler, deneyimler, yaşantılar söz
konusuysa, bunlar Tarot’da yaşantımıza bilinçdışından yönelen öneriler,
tavsiyeler olarak karşımıza çıkar. Bu temel yaklaşım, kehaneti çok daha
farklı bir ışık altında, farkındalık için verimli bir kaynak olarak
görmeye yarar. Milattan önce altıncı yüzyılda Delfi’deki kehanet
tapınağının duvarına kazınan, Milet’li Thales’e ait şu cümle kehanetin
asıl anlamının nerede saklı olduğunu anlamak için tam yerini bulur:
Kendini tanı.”
Hajo Banzhaf